Hep uzağımıza düşen kıymete binmiÅŸtir bizim dünyamızda… Bize birkaç adım ötedeki ufuklar hiç dikkatimizi çekmemiÅŸtir.İnsanoÄŸlunun kalıplaÅŸmış deÄŸerleri yüzünden midir acaba elimizi atıp ulaÅŸabileceÄŸimiz beyazlar nasıl olsa ‘hep orda’ deyip buluÅŸmaları hiç gelmeyecek baÅŸka bir bahara bırakmak… Acaba insanoÄŸlunun evreni ilk soluduÄŸu günden beri hiç ulaşılmaz olan yıldızlar bir adım ötemizde olsa yine aynı parlaklığıyla gülümsese, bu kadar gizemli olur mu?
Vakit akşama sırtını döndüğü sırada gelmiştik kamp yerine. Gözüme ilişen yeşillere vurulmamak elde değil… Mavilere o zaman hak vermeye başladım ; Boşuna sevdalı değilmiş meğer maviler yeşillere… Yüzüme vuran rüzgar bir sarhoşluk hissi verdi bedenime, afallayıp düşerken arkadaşlarım tuttu beni..
Güneş alıp başını gitmeye koyulduğu sırada çadırlarımızı çoktan kurmuştuk .Topladığımız birkaç çalı çırpı ve hüzünle ufak bir ateş yaktık, hatırı sayılı bir kaç muhabbetin ardından çadırlarımıza geçtik.
Gözüm alabildiÄŸince deniz ya da sadece bulut, sabah 8:30 sulari, uyandım. Çadırdan içeri sızan bir parça güneÅŸti beni uyandıran… Kaba saba ayakkabılarımı giydim, benim bilmediÄŸim iklimlerde benim tanımadığım mevsimlere uyanmışım meÄŸerse… Gölgesinde büyüdüğüm binalar yoktu.Gözüm alabildiÄŸince deniz ya da sadece bulut…
Çiçekler çoktan güneşi giymiş, renklerini çekinmeden doğaya sunmuşlardı bile. Hayvanlar kendilerine verilen özgürlüğü sonuna kadar kullanıp yeşillerin içinde karınlarını doyurmanın zevkine varıyorlardı. Yüzümde bir şaşkınlık; şaşırmamak elde değildi hani. Çünkü, bir şehrin en kalabalık yanıyım ben, gürültülü ve kirliyim; parsellenmiş sokaklarım kullanmasını bile unuttuğum sevgilerim var benim… En parlak ve en büyük binamda kötülük ve hırs oturur. Annemin öyküleri bir kulağımda yankılanırken diğer kulağımda tarifsiz yakarışlar. İnsan olmanın verdiği şevkle hiçbirzaman tatminkar olmayacak bir arzuyla günlerimi buruşturup atıyordum bir kenara…
Kaç sene olmuştu derin bir oh çekmeyeli. Çıkarsız sevinçlerin yeşerdiği gökyüzünden yağan yağmurlarda sırılsıklam olmayalı belki de yıllar olmuştu… Meğer boşunaymış bunca yıllık koşuşturma; insan bir kuru soğanı yeyipte tebessüm edebiliyormuş… Bazen öğrenmek için okumak gerekmiyor, böyle bir zamanın içine düşüveriyorsunuz adeta. Kendi emeğini doğaya verip ondan merhamet alan , ondan karnını doyuran insanları gördüm. Doğanın ona ihanet etmeyene, ihanet etmeyeceğini anladım.
Çoban köpeÄŸinin sesiyle düşüncelerimden sıyrılıp bir patika yolun çamurlu yorgunluÄŸunda puara[pınara] vardım. Parmaklarımın arasından sızan suyun tadı hala damağımda. Adımlar atmaya baÅŸladım yeÅŸillerin arasında. Ömrümün yarısına geldin belki de ama hiç bu kadar çiçeÄŸi bir arada görmedim, arı olup hiç durmadan birinden diÄŸerine konup bal yapmak geldi adeta içimden. Bir kuzunun sesini duydum annesinin yanında ayakta durmaya çalışan; o da benim gibi yeni yeni alışıyordu gördüklerine…
Arkadaşlarla toparlanıp yeni adımlar attık, gördüklerimizin üstüne yeni bir şeyler eklemek için..